1 Şubat 2008 Cuma

BAŞÖRTÜSÜ / TÜRBAN ÜZERİNE

BAŞÖRTÜSÜ / TÜRBAN TARTIŞMALARI ÜZERİNE

Dr. Sami GÖREN (Hukukçu)

samigoren@gmail.com

GİRİŞ

Üniversitelerde, okullarda öğrencilerin, resmi kurum ve kuruluşlarda çalışanların başörtüsü / türban takması “halen” yasak.

Hukuken bir şeyin “yasak” olabilmesi için, anayasa ve yasalarda açıkça belirtilmiş olması gerekir. Zira Anayasanın 13. maddesine göre; “temel hak ve özgürlükler a – sınırlama ancak kanunla, b – anayasada gösterilen gerekçelerle, c – demokratik toplum düzeninin gereklerine aykırı olmamak şartıyla yapılabilir.” Başörtüsü / türban konusunda ne anayasa da ne de kanunlarda bir yasak vardır. Yasak yönetmeliklerden ve uygulamadan kaynaklanıyor. Yönetmelik ve uygulamanın böyle olması hukuken onun meşru olduğunu göstermez. Bu çarpıklık anayasanın özüne ve ruhuna, (iç hukukumuzun bir parçası olan ve kanunlarında üstünde olan) uluslararası / uluslarüstü sözleşmelere aykırılık taşımaktadır.

Diğer yandan bu yasak kamu vicdanını yaralayan sorunların başında gelmektedir. Milletimizin büyük bir bölümü bu yasağın kalkmasını talep etmektedir.

AK Parti ve MHP üniversitelerde başörtüsü / türbanı serbest bırakılması konusunda anlaşmaya vardılar, Kanun teklifini TBMM’ne sundular.

Buna karşın yasakçı laik-çi / laisist kesim, “biz herkesin dini inancına saygılıyız; türbanlılar hayır dini inançları nedeniyle örtünmüyorlar; başörtüsü / türban siyasi simgedir, laikliğe aykırıdır; böyle bir anayasa değişikliği yapılamaz, bu Anayasanın değiştirilemez olan 2. maddesine aykırıdır; Anadolu’da yeri yoktur; Arap-Vahhabi İslam yorumunun dayatmasıdır” diye kükremektedir. Yasakçıların başında CHP lideri Deniz Baykal, Yargıtay eski Başsavcısı Sabih Kanadoğlu, üniversite rektörleri ile diğer malum zevat gelmektedir.

Kamuoyunu doğru bilgilendirmek, yetkilileri uyarmak amacıyla bu yazıyı hazırladık.

Konu ile ilgili olarak aşağıda;

tesettür, başörtüsü, türban kavramları,

Kur’an ayetleri ile Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu kararları,

başörtüsü/türban – laiklik - insan hakları ilişkisi (din ve vicdan özgürlüğü, eğitim hakkı, çalışma hakkı, kamu hizmetine girme hakkı),

başörtüsü/türban konusunda Anayasa Mahkemesi ve AİHM kararları,

başörtüsü/türban yasağının kaldırılmasının yolları,

MHP ve AK Parti’nin ortak kanun teklifleri,

incelenmiştir.

KAVRAMSAL ÇERÇEVE: TESETTÜR / BAŞÖRTÜSÜ / TÜRBAN

Tesettür, başörtüsü, türban çoğu zaman eş anlamda kullanılmaktadır.

Tesettür isim Arapça tesettur: Kadınların kapalı bir biçimde giyinmesi. Örtünmek, gizlenmek, bir şeyin arkasında saklanmak anlamlarına gelir. Bir fıkıh terimi olarak tesettür erkek veya kadının şer'an örtülmesi gereken yerlerini örtmesidir.

Başörtüsü isim: Kadınların saçlarını örtmek için kullandıkları örtü, başörtü, eşarp. Sözlükte; örtünmek, gizlenmek, bir şeyin arkasında saklanmak anlamlarına gelir. Bir fıkıh terimi olarak tesettür erkek veya kadının şer'an örtülmesi gereken yerlerini örtmesidir. Bir kimsenin örtmesi gereken ve başkasının bakması haram olan yerlerine “avret yeri” denir.

Türban isim Fransızca turban: İnce kumaştan yapılmış, başı sıkıca kavrayan bir tür baş örtüsü. Türban Farsça’dan Türkçe’ye tülbent olarak oradan da Fransızca’ya turban ve tulipe (lale) olarak yerleşmiş. Bizdeki karşılığı ise SARIK'tır. Sarık yaklaşık 10cm eninde,bir metre uzunluğunda (veya daha uzun) genellikle beyaz,siyah veya yeşil renklerden oluşan pamuklu bezdir.

BAŞÖRTÜSÜ / TÜRBAN KONUSUNDA KUR’AN AYETLERİ İLE DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI DİN İŞLERİ YÜKSEK KURULU KARARLARI

Nur Suresinin 30 ve 31. ayetleri şöyle;

“Mümin erkeklere söyle: Gözlerini bakılması yasak olandan çevirsinler, mahrem yerlerini, korusunlar. Bu, onların arınmasını daha iyi sağlar. Allah yaptıklarından şüphesiz haberdardır.

Mümin kadınlara da söyle: Gözlerini bakılması yasak olandan çevirsinler, iffetlerini korusunlar. Süslerini, kendiliğinden görünen kısmı müstesna, açmasınlar. Baş örtülerini yakalarının üzerine salsınlar. Süslerini kocaları veya babaları ve kayınpederleri veya oğulları veya kocalarının oğulları veya kardeşleri veya erkek kardeşlerinin oğulları veya kızkardeşlerinin oğulları veya müslüman kadınları veya cariyeleri veya erkekliği kalmamış hizmetçiler, ya da kadınların mahrem yerlerini henüz anlamayan çocuklardan başkasına göstermesinler. Gizledikleri süslerin bilinmesi için ayaklarını yere vurmasınlar. Ey inananlar! Saadete ermeniz için hepiniz tevbe ederek Allah'ın hükmüne dönün.”

Ahzab Suresinin 59. ayeti şöyle;

“Ey Peygamber! Eşlerine, kızlarına ve müminlerin kadınlarına, dışarı çıkarken üstlerine örtü almalarını söyle; bu, onların hür ve namuslu bilinmelerini ve bundan dolayı incitilmemelerini daha iyi sağlar. Allah bağışlar ve merhamet eder.”

Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu başörtüsü konusunda 30.12.1980 (no: 77) ve 3.2.1993 (no: 6) tarihlerinde iki karar verdi. Diyanet İşleri Başkanlığı Din İşleri Yüksek Kurulu her iki kararı da özetle şöyle:

-Gerek erkeklerin ve gerekse kadınların gözlerini haramdan korumaları,

-Kadınların, vücudun el, yüz ve ayakları dışında kalan kısımlarını, aralarında dinen evlilik caiz olan erkekler yanında, vücut hatlarını ve rengini göstermeyecek nitelikte bir elbise (örtü) ile örtmeleri,

- Başörtülerini, saçlarını, başlarını, boyun ve gerdanlarını iyice örtecek şekilde yakalarının üzerine salmaları, Dinimizin, Kitap, Sünnet ve İslâm âlimlerinin ittifakı ile sâbit olan kesin emridir. Müslümanların bu emirlere uymaları dini bir vecibedir.

BAŞÖRTÜSÜ / TÜRBAN, LAİKLİK, İNSAN HAKLARI İLİŞKİSİ

Laiklik ile din, insan hakları kavramları arasında sıkı bir bağ vardır.

Din

Din akıl sahiplerini, Peygamberin tebliğ ettiği hususları kabul etmeye çağıran ilahi bir nizamdır.

Başka bir tanımla; Din şüphe içinde bunalan insan ruhunun ışığıdır. Hem de yalnız inanma değil, aynı zamanda bilme ihtiyacının ifadesidir (Din ve Laiklik – Prof. Dr. Ali Fuat Başgil – 71-72. s)

Milletimizin büyük ekseriyeti (% 99’u) İslam dinine mensuptur, müslümandır. İslam dininin temel kaynakları ise Allah (cc)’ın kitabı Kur’an-ı Kerim ve Hz. Muhammed (sav)’in Sünneti (söz ve davranışları)’dir. Başörtüsü / türban kitap, sünnet ve icma (alimlerin görüşleri) ile Allah (cc)’ın emridir / farzdır.

Laiklik

Laiklik, devlet yönetiminde her hangi bir dinin referans alınmamasını ve devletin dinler karşısında tarafsız olmasını savunan prensiptir.

Batı’da laiklik; “devletin, memlekette mevcut tanınmış ve kurulu dinlere karşı tarafsızlığı ve herhangi bir din veya mezhebin iç nizamına, ibadet ahkam ve erkanına hiçbir surette müdahale etmemesidir” (Başgil - 18. s).

Laik kelimesi Yunanca laos ismi ve laikos sıfatından gelir. Laos: halk, kalabalık, kitle demektir ve zıddı kleros’tur. Laikos: halka ait, ruhban olmayan demektir.

Laik devlet yurttaşlarının dini inançları ve tercihleri karşısında tarafsız olan ve belli bir dini veya din karşıtı politikaya angaje olmamış devlet demektir. Bunun için devletin hem dinden bağımsız olarak örgütlenmesi hem de dinin devletten bağımsızlığının anayasal ve yasal olarak güvence altında olması gerekir.

Demek ki; laiklik ne dinsizlik ne de din düşmanlığıdır; dine karşı ne olumlu ne de olumsuz bir tavır takınır, dolayısıyla tarafsız bir kavramdır. Öyle bir hukuk düzeni getirir ki, düşünme ve inanç özgürlüğünü her türlü baskıdan korur, herkesin inancına saygılıdır.

İnsan topluluklarının hepsinde dinin var olduğunu görüyoruz. Başlangıçta dinin yalnız bir inanç sistemi olmaması sosyal hayatın her alanında etkili olması, tarihi süreç içinde laikliğin, din ile felsefenin, ilmin, hukukun, sanatın ayrılması anlamını kazanmasına neden olmuştur. Bu bakımdan laiklik akli düşünce ile dini düşüncenin ayrılması, akıl ve vicdan özgürlüğü şeklinde anlaşılabilir.

Laiklik Fransa’da reform ve rönesans ile başladı ve çevreye yayıldı.

Türkiye’de laiklik tartışmaları 18. yüzyılda Jön Türkler ve İttihat ve Terakki Cemiyetleri tarafından savunulmaya başlandı.

Laikliğin esas kuruluşu Atatürk döneminde oldu. Atatürk laikliği 1 Kasım 1922’de saltanatın kaldırılmasıyla başladı, devlet ve din işlerinin tam ayrımı, 5 Şubat 1937 Anayasasının laiklik prensibini kapsamasıyla noktalandı.

Türkiye Cumhuriyeti tarihi boyunca 4 anayasa ile idare edildi: 1921, 1924, 1961, 1982.

1921 Anayasasında laiklik yer almamaktadır.

Laiklik ilk kez 1924 Anayasasında yapılan değişikliklerle Anayasalarımıza girmiştir.

Laikliğin anayasaya girmesi iki aşamada olmuştur:

1. aşamada: Anayasanın 2. maddesinde yer alan “Türkiye Devletinin dini, Dini İslâmdır; resmî dili Türkçedir; makarrı Ankara şehridir” hükmü 10 Nisan 1928’de 1222 sayılı Kanunla değiştirilerek; “Türkiye devletinin dini İslamdır” hükmü çıkarılmış ve “Türkiye Devletinin resmî dili Türkçedir; makarrı Ankara şehridir” halini almıştır.

2.aşamada: 5 Şubat 1937’de 3115 sayılı kanunla Anayasanın 2. maddesinde değişiklik yapıldı ve bu değişiklikle laiklik ilk kez Anayasaya girdi. Yapılan değişikliğe göre; “Türkiye Devleti, Cumhuriyetçi, milliyetçi, halkçı, devletçi, lâik ve inkılâpçıdır. Resmî dili Türkçedir. Makarrı Ankara şehridir.”

1961 Anayasasına 2. maddesine göre; “Türkiye Cumhuriyeti, insan haklarına ve başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, millî, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk devletidir.”

1982 Anayasasının 2. maddesinde Cumhuriyetin nitelikleri, 4. maddesinde değiştirilemeyecek hükümler düzenlenmiştir:

Cumhuriyetin nitelikleri

Madde 2 – Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devletidir.

1982 Anayasasının 2. maddenin gerekçesinde; “… Hiçbir zaman dinsizlik anlamına gelmeyen laiklik ise, her ferdin istediği inanca, mezhebe sahip olabilmesi, ibadetini yapabilmesi ve dini inançlarından dolayı diğer vatandaşlardan farklı bir muameleye tabi kılınmaması anlamına gelir” denilmektedir.

Burada 3 hakikatin bilinmesi gerekir:

6 ok Recep Peker’in eseridir:

1931 yılından toplanan CHP Üçüncü Kurultay'da tüzük yenilendi ve partinin programı belirlendi. Bu kurultayda, Cumhuriyetçilik, Laiklik, Milliyetçilik, Devletçilik, Halkçılık ve İnkılapçılıktan oluşan "Altı ok" partinin ana programı olarak belirlendi. "Atatürk ilkeleri" (CHP'nin 6 oku), Recep Peker'in, Mussolini İtalya'sından esinlenerek ülkemize getirmek istediği düşünce sisteminin bir özetiydi. 1937'de, 6 okun, Anayasa hükmüne dönüşmesi de aynı gayretlerin ürünüydü. Halkevleri adı altında CHF'ye bağlı bir taban örgütünün oluşturulmasına karar verildi (bkz. Münir Hayri EGELİ-Atatürk’ten Bilinmeyen Hatıralar, Sami SELÇUK Türkiye'nin Demokratik Dönüşümü).

6 okun Anayasaya girmesi İsmet İnönü’nün Marifetidir:

CHP’nin “6 Ok”u ise İsmet Inönü’nün yüz elli üç arkadaşıyla birlikte Meclis’e getirdiği bir takrir (önerge) ile o günkü Anayasa’nin ikinci maddesine girmiştir. 5 Şubat 1937’de Çıkarılan bir yasayla Anayasanın 2. maddesi değiştirildi. 6 ok ve laiklik ilkesi anayasa’ya girdi. Yapılan değişikliğe göre; “Türkiye Devleti, Cumhuriyetçi, milliyetçi, halkçı, devletçi, lâik ve inkılâpçıdır. Resmî dili Türkçedir. Makarrı Ankara şehridir.” (bkz. Ali Fuat BAŞGİL – Din ve Laiklik, Ogün DELİ - AGONİ Atatürk’ün Ölümündeki Sır Perdesi Yazılamayan Tarih)

Laiklik Din ve İnanç Özgürlüğü Anlamına Gelmektedir: Türkiye’de Uygulanan Laiklik Değil, Laik-çilik / Laisitedir:

Laikliğin uygulandığı bir devlet yönetimi sisteminde asla dine müdahale edilmemelidir.

Kanunlarla, yönetmeliklerle ve genelgelerle dini kurumlara karışılmamalıdır.

İbadet alanlarında verilecek vaazlara, devlet tarafından talimatlarla müdahale edilmemelidir.

Kendini dine adayan ve din adamı olarak tanımlayan herkesin dini obje ve kıyafetleri kullanması serbest bırakılmalıdır.

Bütün inançlara saygı duyulmalı, toplum içinde eşit hak ve özgürlüklere sahip olmalıdırlar.

Laiklik prensibi, devletin din, inanç ve mezhepler karşısında tarafsız ve eşit mesafede olmasını gerektirir. Laik bir devlette dindar insanlar, dinlerinin emrettiği şekilde yaşama ve dini inançlarının pratiğini yapma hürriyetine sahip oldukları gibi, dinsiz bir insan da dinsizliğinin gerektiği şekilde yaşama hakkına sahiptir.

Bizim ülkemizde laiklik adı altında hayata geçirilmek istenen, çoğunlukla bu laikçi / laisite zihniyettir. Bu zihniyette laiklik adeta “bir din” olarak algılanmaktadır. Bunun en büyük göstergesi bütün laik ülkelerde başörtüsü / türbanla eğitim görme, çalışma, kamu hizmetine girme hakkı olduğu halde ülkemizde bu hakkın olmamasıdır.

İnsan Hakları

Hak kavramı, hukukun temel kavramlarından birisidir. Hak, adalete ve doğruluğa saygıyı temel alan bir ahlak ilkesidir. “Hak, kişiye hukuk düzeni tarafından tanınmış yetki, özgürlük, imkan” şeklinde de tanımlanabilir.

Bir hakkın varlığından anlamlı olarak bahsedebilmek için şu unsurların bulunması gerekir : Hakkın özü bir şeyi yapabilme yetkisidir. Her hak sahibine olumlu ya da olumsuz bir talepte bulunma yetkisi verir. Bir hak iddiası, hakkın konusundan yararlanma yetkisinin genel ve özel olarak tanınmasını, ona saygı gösterilmesini iddia etmek demektir.

İnsan Hakları (human rights, droit de I’homme, Menschenrechte), kelime anlamı olarak, insanın, sırf insan olması nedeniyle sahip olduğu haklar demektir.

Başka bir tanımla; İnsan hakları ve temel özgürlükler bütün insanların doğumla sahip oldukları haklardır. Bu hakların korunması ve geliştirilmesi hükümetlerin ilk sorumluluğudur (1993 Viyana Viyana Sözleşmesi 1/3. md).

Bütün insan hakları: evrenseldir, bölünmezdir, birbirine bağlıdır ve birbirleriyle ilişkilidir (1993 Viyana Sözleşmesi 5/a md.).

İnsan hakları, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra büyük bir aşama kaydetmiştir. Aradan geçen yarım yüzyıl zarfında insan hakları alanında çok büyük gelişmeler yaşanmıştır. Hiç kuşkusuz en önemli gelişme, insan haklarını korumanın ve geliştirmenin ülkelerin iç hukuk sorunu olmaktan çıkıp, uluslararası bir sorun haline gelmiş olmasıdır.

İnsan hakları alanındaki ikinci bir gelişme, insan hakları kavramının, bütün devletler için bir meşruiyet ölçütü haline gelmesidir. Bugün herhangi bir devletin halkı üzerindeki egemenliğinin meşru olarak kabul edilmesi ve uluslararası camiada saygın bir yere sahip olabilmesi için, o devletin insan hak ve özgürlüklerini güvence altına almış olması zorunludur. Nitekim insan haklarını kapsayan evrensel bildirgelerin ve sözleşmelerin, devletlerin hemen hemen tümü tarafından yazılı veya sözlü onay görmesi, bu zorunluluğun bir sonucudur.

Kılık – kıyafet kişinin özel tercihidir. Kimin, nerede, nasıl giyineceği / giyinmesi gerektiğine karar verecek olan bireyin kendisi olması gerekir. Zira bu bireyin kendi inhisarında olan, hak ve özgürlük alanıdır. Buna rağmen bir takım kişi ve makamlar kimin, nerede, nasıl giyinmesi gerektiğine karar verme cüretinde bulun(a)bilmektedir.

Diğer yandan; başörtüsü / türban bir insan hakları konusudur. Zira din ve vicdan özgürlüğü, eğitim, çalışma, kamu hizmetine girme hakkı temel insan haklarındandır.

Din ve Vicdan Özgürlüğü

Düşünce, vicdan ve din kavramları zihni veya ruhi faaliyetler olarak nitelendirilebilir ve dolayısıyla bireyin iç dünyası ile ilgilidirler (forum internum).

Din hürriyeti, herkesin inanıp kabul ettiği din ve mezhebin, ayin ve ibadetlerini serbestçe kabul edebilmesi ve bu hususta hiçbir müdahaleye, hakarete ve işkenceye uğramamasıdır (Başgil – 15. s).

Din hürriyeti, dindar vatandaşların, haklarından her birini serbest, korkusuz ve endişesizce kullanmalarını ve bunlardan serbestçe faydalanmalarını gerektirir. Bununda başta geleni öğretip/okutma ve telkin hakkıdır. Eğer bunlar serbestçe yapılamıyorsa, o memlekette din hürriyeti yoktur. İbadet, dua, dini öğrenme, okutup öğretme, dinin emirlerini yerine getirme, neşir ve telkin hakları; din hürriyetinden doğan haklardır (Başgil – 148, 149. s).

Başörtüsü İslam dininin kadınlara emrettiği dini bir vecibedir. Kadınlar hangi niyet veya saikle kullanıyor olurlarsa olsunlar, başörtüsünün İslam dininin bir emri olduğu gerçeği bertaraf edilemez. İnsan haklarıyla ilgili bütün düzenlemelerde ilk olarak teminat altına alınan hürriyetlerden biri din ve inanç hürriyetidir.

Din hürriyeti, kişinin bir dine inanması veya inanmaması, inandığı dinin veya inanç sisteminin gereklerini yerine getirmesi hürriyetini de beraberinde getirir (Kokkinakis v. Greece kararı 25 Mayıs 1993, Series A no. 260-A, p. 17, § 31, and Buscarini v. San Marino [GC], no. 24645/94, § 34, ECHR 1999-I). Şu halde din hürriyeti, inanma, inandığını yaşama ve pratize etme haklarını içermektedir.

Hukuk düzeni din hürriyetini tanımakla beraber, hürriyetin kapsam ve içeriğini belirleme hakkına sahip değildir. Bu nokta çok önemlidir; her din, ancak o dine inananların idrak edebileceği mükellefiyetler öngörür, inanmayanlar dini mükellefiyetlerin içeriğini belirleyemez. Kaldı ki, hukuk sistemi, dinleri ve inanç sistemlerini korumayı değil, din ve inanç sistemlerine bağlı olan kişilerin inançlarını korumayı hedefler. Bu sebeple, inanç sistemi ne olursa olsun, bir kişi ona inanıyorsa, bu inanç hukuken korumaya değerdir. Perspektif bu olunca, din hürriyetinin kapsam ve içeriğinin devlet tarafından belirlenemeyeceği gerçeği daha açık bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Aşağıda, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararı münasebetiyle tekrar değineceğimiz üzere, dinler arasındaki farklılıklar, dinlerin öngördüğü ibadetlerin şekil ve çeşitleri din hürriyetinin içeriği konusunda bir standardın kabul edilemeyeceğini göstermektedir. Eğer din (religion) dediğimizde zihnimizde oluşan içerik Hristiyanlık veya Yahudilik ise, diğer dinlerin inanç ve ibadetlerini bu iki dine ait kriterlerle yargılar ve sınırlarsak din hürriyetinden söz etmemiz mümkün olmaz; o zaman Hristiyanlık ve Yahudilik hürriyeti söz konusu olacaktır. Din hürriyetinin içeriği, sadece, o dine inananların belirleyebileceği bir husustur.

Bu izahtan hareketle, hukuk düzeninin din hürriyeti için bir sınır koymadığı, koyamayacağı sonucunu çıkartmak doğru olmaz. Bilindiği üzere bütün hürriyetlerin bir sınırı vardır. Sınırların dışında kalan davranışların hürriyetin de kapsamı dışında olması gerekmez. Sınırlar, belli mülahazalarla, başka bazı hak ve hürriyetleri koruma endişesiyle benimsenmiştir. Bu sebeple, dikkatle gözönünde bulundurulacak husus, bir tutum veya davranışın din hürriyetinin kapsamında olup olmadığı değil, o hürriyetle ilgili sınırlama kriterlerinin ihlal edilip edilmediğidir. Bu kriterlerin neler olduğu ise, hem insan haklarıyla ilgili temel metinlerde hem de ülkelerin anayasalarında açık bir şekilde ortaya konulmuştur.

Bu çerçevede bakıldığında, İslam dinin bir emri olduğu açık bir şekilde bilinen, Türkiye’de anayasal bir kurum olan Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından verilen raporlarda da açık bir şekilde dini gereklilik olarak ifade edilen başörtüsünün din hürriyeti kapsamında olduğu tartışılmaz bir gerçektir. Müslüman kadınların baş örtmeyi dini bir gereklilik olarak görmeleri, başörtüsünün din hürriyeti kapsamında sayılması için hukuk düzeni bakımından başlı başına yeterli bir sebeptir.

Din hürriyetinin sınırlanması bakımından, aranan kriterlerin oluşup oluşmadığı ayrı bir tartışma konusudur. Anayasaların ve temel insan hakları belgelerinin hürriyetlerin sınırlanması için öngördüğü kriterler açık ve nettir. Türkiye Cumhuriyeti Anayasasının 13. maddesinde “Temel Hak ve Hürriyetlerin Sınırlanması” başlığı altında, sınırlamanın nasıl yapılacağı gösterilmektedir. Buna göre, a – sınırlama ancak kanunla, b – anayasada gösterilen gerekçelerle, c – demokratik toplum düzeninin gereklerine aykırı olmamak şartıyla yapılabilir. Başörtüsü ile ilgili “yasak” incelendiğinde anayasada öngörülen sınırlama kriterlerinin dikkate alınmadığı görülecektir. Yasakla ilgili bir kanun yoktur. Bilindiği üzere kanun, Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından yapılan hukuki düzenlemelerdir; başka makamların yaptığı idari düzenlemeler ile yargısal kararlar kanun hükmünde değildir. Muhtelif kişilerce, zaman zaman ileri sürüldüğü gibi, yasaklamanın dayanağı bazı idari karar ve yanlış bir yorumlamaya dayanan mahkeme kararıdır. Halbuki temel hak ve hürriyetler sadece kanunla sınırlanabilir. Kanunla yapılacak sınırlamanın da dayanak ve çerçevesi için anayasada sınırlar öngörülmektedir. Sınırlama ancak belirli sebeplerle yapılabilir. Başörtüsü yasağı kanunla yapılmadığı gibi, böyle bir kanun düzenlemesine gerekçe teşkil edecek hususlar da mevcut değildir; başörtülü öğrencilerin yoğun olarak üniversitelere girebildiği on senelik süre içinde, sınırlamaya gerekçe teşkil edecek bir olay yaşanmamıştır; bir şikayet söz konusu olmamıştır. Tam aksine, başörtüsü kullanan veya kullanmayan Türk halkının %85’i yasaklamanın yanlış olduğunu kaldırılması gerektiğini ifade etmektedir ki, bu hiçbir konuda temin edilemeyecek bir ekseriyet, bir kanaat birliğidir. Demek ki yasaklama için bir kanun hazırlanmış olsa bile, bu kanun anayasada zaruri görülen dayanaklara sahip bulunmadığı için iptale konu olacaktır. Diğer önemli husus ise, sınırlamanın “demokratik toplum düzeninin gerekleri”ne aykırı olamayacağına dair getirilen şarttır. Demokratik toplum düzeninin gereklerinin soyut ve somut içeriği değerlendirildiğinde, başı örtülü kişileri üniversitelere ve resmi kurumlara sokmama biçiminde belirlenecek sınırlamanın kabul edilemez olduğu ortaya çıkacaktır. Bu konuda en somut delil Avrupa ülkelerinin hiçbirinde böyle bir sınırlamanın bulunmamasıdır. Şu halde, Türkiye Cumhuriyeti Anayasasında öngörülen din hürriyetiyle ilgili sınırlama kriterlerine göre, başörtüsü ile öğrenim görmeyi ve çalışmayı engelleyen, sınırlayan bir hukuk kuralı yoktur.

Din ve vicdan özgürlüğü; BM İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi (İHEB)’nde (18. md), Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (AİHS)’nde (9. md), BM Siyasi ve Medeni Haklar Sözleşmesi (18. md), BM Pekin Deklarasyonu (12. md), BM Din veya İnanca Dayalı Her Türlü Hoşgörüsüzlük ve Ayrımcılığın Kaldırılması Bildirisi ile güvence altına alınmıştır.

Anayasanın 24. maddesinde din ve vicdan özgürlüğü düzenlenmiştir:

VI. Din ve vicdan hürriyeti

Madde 24 – Herkes, vicdan, dini inanç ve kanaat hürriyetine sahiptir.

14 üncü madde hükümlerine aykırı olmamak şartıyla ibadet, dini ayin ve törenler serbesttir.

Kimse, ibadete, dini ayin ve törenlere katılmaya, dini inanç ve kanaatlerini açıklamaya zorlanamaz; dini inanç ve kanaatlerinden dolayı kınanamaz ve suçlanamaz.

Din ve ahlak eğitim ve öğretimi Devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Din kültürü ve ahlak öğretimi ilk ve ortaöğretim kurumlarında okutulan zorunlu dersler arasında yer alır. Bunun dışındaki din eğitim ve öğretimi ancak, kişilerin kendi isteğine, küçüklerin de kanuni temsilcisinin talebine bağlıdır.

Kimse, Devletin sosyal, ekonomik, siyasi veya hukuki temel düzenini kısmen de olsa, din kurallarına dayandırma veya siyasi veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla her ne suretle olursa olsun dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz.

Eğitim Hakkı

Eğitim ve öğretim insanların yaratılıştan sahip olduğu, en temel uğraş alanlarından birisidir. Eğitim ve öğretim dünya nimetlerinden faydalanmanın ötesinde insanın toplum içinde kendisine etkili ve eylemli bir yer bulabilmesinin de en önemli şartıdır. Eğitim faaliyeti ile insanın toplumla ilişkisi karşılıklı etkileşim ve iletişim sağlamakta, ayrıca bir çok ihtiyaçta bu faaliyet sonucu temin edilebilmektedir. Eğitim ve öğretim ile ilgili temel haklar ve ödevler ve bunlarla ilgili her türlü ulusal ve uluslar arası kanuni düzenleme ve belgeler insan hakları ile ilgilenenlerin önemli bir uğraş alanıdır.


Temel bir hak olan eğitim ve öğretim hakkının kanımıza göre ilk önce tanımını yapmak gerekmektedir. Buna göre eğitim insanın yaradılışında var olan bütün bilgi ve kabiliyetleri baz alarak onu yönlendirmek, geleceğe hazırlamak, hayatı boyunca gerekli bilgiyi nasıl elde edeceğini öğrenmesine yardımcı olmaktır. Öğretim ise bilgiyi bulmak, kazanmak, bilgiyi kazanma yolunun ve kazanılan bilgiyi hafızada tutarak yeri geldiğinde kullanabilmek için hatırlamaktır. Bu anlamda eğitim irfanı, öğrenim ise kültürü geliştirir. Tarihi süreç içerisinde insanların birey olarak yaşayabilmeleri ve toplum dışı kalabilmelerinin mümkün olamayacağı görüşünden hareketle insanlar toplumun kurallarına uymak ve bu kuralları gerçekleştirmek için devlet organizasyonu yapmışlar. Devlet toplum kurallarını düzenlemiş ve hangi hakların kullanılacağını tespit ve tayin etmiştir. Sosyal devlet anlayışının gelişmesi ile devletin önemli görevlerinden biride topluma eğitim hizmetlerinin sunulması olmuştur. Bu konu özellikle son iki yüzyılın devlet felsefesi tartışılmaları içinde yoğun bir şekilde yerini almıştır.


Sosyal devlet eğitim ve öğretimi devletin başta gelen ödevi sayar ve tüm vatandaşların eşit imkanlar içinde ,bilime dayalı düşündüren,bilinçlendiren, yaratıcı, barışçı,laik ve demokratik eğitim görmesini sağlamaktır. Bu cümleden olmak üzere fırsat eşitliğini ve eğitimin toplumla bütünleşmesini sağlamak sosyal devletin görevleri arasındadır. devletin eğitimi parasız yapması eğitim faaliyetlerinin planlanması,eğitim kurumlarını yurt çapına yayması mesleki ve teknik eğitime ağırlık verilmesi devletin başlıca görevleridir.


Eğitim ve öğretim hakkı başı boş bırakılmayacak kadar önemli bir hak olduğu için devlet bunu güvenlik içinde yapılmasını sağlamaktadır. Devletler eğitim hizmetlerini sunmayı kabul etmişler ancak bu hizmetin nasıl sunulacağı, muhtevası, hedefleri tartışılmaya devam edilmektedir. Otoriter rejimler iyi ve uysal vatandaş yetiştirme eğilimi içindedirler totaliter rejimler halkın rejime olan bağlılığını sağlamak için eğitim tamamen ideolojik hedeflere varmak için ütopik değerlere önem vermekte ve eğitim faaliyetlerini bu hedeflere varmak için kanalize etmektedir. Bu anlayışlar gelişmekte olan ülkelerde halen devam etmektedir.


Tüm bunlara rağmen eğitimin çok yönlü amaçları vardır. insan hakları , özgürleşme ve bireyselleşmenin gelişmesi ile eğitimin sınırlarının yeniden belirlenmesi çabaları da artmıştır. Bugün çağdaş demokrasilerde iyi vatandaş yetiştirmeyi hedefleyen eğitim programları yerine; daha bireyci, özgür,,evrensel iyi insan ve uzman insan yetiştirmeyi hedefleyen sistemler ağırlık kazanmıştır. Özellikle fertlerin değerlerini gözeten,aile ve ferdin taleplerini nazara alan müfredat programları ön plana çıkmıştır (Muharrem Balcı,Ulusal Ve Ulular Arası Hukukta İnsan Hakları Çerçevesinde Eğitim Ve Öğretim Hakkı,Yeni Türkiye,Sayı 98/22, s. 1097 vd).

Eğitim hakkı; BM İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi (26. md), BM Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Uluslar arası Sözleşmesi (13. md), Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (26. md), Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi 1 No’lu Ek Protokol (2. md) ve BM Çocuk Hakları Bildirisi ile Kadına Karşı Her Türlü Ayrımcılığın Yok Edilmesi Sözleşmesi (CEDAW) ile güvence altına alınmıştır.

Anayasanın 42. maddesinde eğitim ve öğrenim hakkı ve ödevi düzenlenmiştir.

II. Eğitim ve öğrenim hakkı ve ödevi

Madde 42 – Kimse, eğitim ve öğrenim hakkından yoksun bırakılamaz.

Öğrenim hakkının kapsamı kanunla tesbit edilir ve düzenlenir.

Eğitim ve öğretim, Atatürk ilkeleri ve inkılapları doğrultusunda, çağdaş bilim ve eğitim esaslarına göre, Devletin gözetim ve denetimi altında yapılır. Bu esaslara aykırı eğitim ve öğretim yerleri açılamaz.

Eğitim ve öğretim hürriyeti, Anayasaya sadakat borcunu ortadan kaldırmaz.

İlköğretim kız ve erkek bütün vatandaşlar için zorunludur ve Devlet okullarında parasızdır.

Bu fıkrada yer alan “ve eşler arasında eşitliğe dayanır” ibaresi, 3/10/2001 tarihli ve 4709 sayılı Kanunla eklenmiştir.

Özel ilk ve orta dereceli okulların bağlı olduğu esaslar, Devlet okulları ile erişilmek istenen seviyeye uygun olarak, kanunla düzenlenir.

Devlet, maddi imkanlardan yoksun başarılı öğrencilerin, öğrenimlerini sürdürebilmeleri amacı ile burslar ve başka yollarla gerekli yardımları yapar. Devlet, durumları sebebiyle özel eğitime ihtiyacı olanları topluma yararlı kılacak tedbirleri alır.

Eğitim ve öğretim kurumlarında sadece eğitim, öğretim, araştırma ve inceleme ile ilgili faaliyetler yürütülür. Bu faaliyetler her ne suretle olursa olsun engellenemez.

Türkçeden başka hiçbir dil, eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına ana dilleri olarak okutulamaz ve öğretilemez. Eğitim ve öğretim kurumlarında okutulacak yabancı diller ile yabancı dille eğitim ve öğretim yapan okulların tabi olacağı esaslar kanunla düzenlenir. Milletlerarası andlaşma hükümleri saklıdır.

Çalışma Hakkı

Sosyal Devlet klasik liberal demokrasinin ekonomik ve siyasal temellerini değiştirmeden sosyal güvenliğin sağlanması, işsizliğin önlenmesi, emeğiyle yaşayanların korunması ve yaşam düzeylerinin yükseltilmesi yoluyla sosyal eşitsizlikleri giderme işlevini yüklenen devlete denir.

Sosyal devletin temel amacı herkese insan onuruna yaraşan asgari bir yaşam düzeyi sağlamaktır. Eğer devlet kendini sosyal devlet olarak tanımlıyorsa şu hakları da vatandaşlarına sağlamalıdır:


a. Çalışma hakkı


b. Adil ücret hakkı


c. Sosyal güvenlik hakkı


d. Konut hakkı


e. Sağlık hakkı


f. Eğitim hakkı

Çalışma hakkı, işsizliğe karşı korunma hakkını da kapsamaktadır.

Çalışma hakkı; BM İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi (23. md), BM Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi (6.md), İş ve Meslek Bakımından Ayırım Yapılmaması Hakkında 111 sayılı Sözleşme ile güvence altına alınmıştır.

Kamu Hizmetine Girme Hakkı

Kamu hizmeti, kimi kez, “faaliyet, iş, uğraş” anlamında, kimi kez de, “kamu kuruluşları” anlamında kullanılmaktadır. Örneğin, Anayasa’nın 128. maddesindeki “Devletin kamu iktisadi teşebbüsleri ve kamu tüzel kişilerinin genel idare esaslarına göre yürütmekle yükümlü oldukları kamu hizmetlerinin gerektirdiği aslî ve sürekli görevler, memurlar ve diğer kamu görevlileri eliyle görülür.” kuralındaki “kamu hizmeti”, faaliyet, iş, uğraş anlamında, Anayasa’nın 70. maddesindeki “Her Türk Kamu hizmetlerine girme hakkına sahiptir.” Kuralındaki “kamu hizmeti” ise, kamu kuruluşları anlamındadır.

“Devlet veya diğer amme hükmi şahısları tarafından veya bunların gözetimi ve denetimi altında umumî ve kollektif ihtiyaçları karşılamak ve tatmin etmek, kamu yararını sağlamak için icra edilen ve umuma arz edilmiş bulunan devamlı ve muntazam faaliyetlere amme hizmeti denilmektedir.” (Anayasa Mahkemesinin 9.2.1994 tarih ve 1994/43 E, 1994/42-2 K sayılı kararı).

Kamu hizmetlerine girme hakkı Anayasa`nın 70 inci maddesinde düzenlenmiştir. Bu maddeye göre, “Her Türk, kamu hizmetlerine girme hakkına sahiptir, hizmete alınmada, görevin gerektirdiği niteliklerden başka hiç bir ayırım gözetilemez.” Madde kamu hizmetine girme hakkı yönünden vatandaşlar arasında herhangi bir ayırım yapmamış, görevin gerektirdiği niteliklere sahip olmayı bu haktan yararlanabilmek için yeterli saymak suretiyle “Kanun önünde eşitlik” ilkesini açıklayan 10. maddeye uygun bir düzenleme getirmiştir. Bilindiği gibi Anayasa`nın 10. maddesi herkesin, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşit olduğunu; devlet organları ile idare makamlarının bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorunda olduklarını kabul eder (Danıştay İçtihadı Birleştirme Genel Kurulu’nun 7.12.1989 tarih ve 1988/6 E, 1989/4 K sayılı Kararı).

Kamu hizmetleri idari, iktisadi, sosyal, bilimsel ve kültürel niteliklerde olabilir.

Anayasanın 49. maddesine göre;Çalışma, herkesin hakkı ve ödevidir.”

Yine Anayasanın 70. maddesine göre; “Her Türk, kamu hizmetlerine girme hakkına sahiptir.

Hizmete alınmada, görevin gerektirdiği niteliklerden başka hiçbir ayırım gözetilemez.”

BAŞÖRTÜSÜ / TÜRBAN KONUSUNDA YARGI KARARLARI

ANAYASA MAHKEMESİ KARARLARI

Anayasa Mahkemesinin 7.3.1989 tarih ve 1989/1 E, 1989/12 K sayılı kararı

10.12.1988 tarihinde 3511 Sayılı Yasa’nın 2. Maddesiyle 2547 Sayılı Yasa’ya eklenen Ek 16. maddeye göre; “Yükseköğretim kurumlarında, dershane, laboratuar, klinik, poliklinik ve koridorlarında çağdaş kıyafet ve görünümde bulunmak zorunludur. Dinî inanç sebebiyle boyun ve saçların örtü veya türbanla kapatılması serbesttir.”

Dönemin Cumhurbaşkanı Kenan Evren, 3511 sayılı “2547 Sayılı Yükseköğretim Kanununun 44 üncü Maddesinin Değiştirilmesi ve Bu Kanuna Bir Ek ve Dört Geçici Madde Eklenmesine Dair Kanun”un 2. maddesiyle 2547 sayılı Yasa’ya eklenen “Ek Madde 16”nın, iptali istemiyle Anayasa Mahkemesine başvurdu. Anayasa Mahkemesi 7.3.1989 tarih ve1989/1 E, 1989/12 K sayılı kararıyla 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’na eklenen “Ek Madde 16”nın Anayasa’ya aykırı olduğuna ve İPTALİNE, Mehmet ÇINARLI’nın karşıoyu ve oyçokluğuyla karar verdi.

Gerekçeye göre davaya konu ek 16. madde; Anayasa’nın Başlangıç bölümüne, 2. maddesine (Atatürk milliyetçiliğine bağlı, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk devleti), 10. maddesine (eşitlik), 24. maddesine (din ve vicdan özgürlüğü), 174. maddesine (devrim kanunları) aykırı bulunmuştur.

Anayasa Mahkemesinin 9.4.1991 tarih ve 1990/36 E, 1991/8 K sayılı kararı

25.10.1990 günü, 3670 sayılı Yasanın 12. maddesi ile, 2547 sayılı Yükseköğretim Yasası’na, “EK MADDE 17” olarak “Yürürlükteki Kanunlara aykırı olmamak kaydı ile; Yükseköğretim Kurumlarında kılık ve kıyafet serbesttir” hükmü eklenmiştir. Aynı Yasa’nın Geçici 1. maddesi ile de “Bu Kanunun yürürlüğe girmesinden önce Yükseköğretim Kurumlarında kılık ve kıyafet ile ilgili olarak verilmiş her türlü disiplin cezaları bütün hüküm ve sonuçlarıyla birlikte ortadan kalkar.” şeklinde “EK MADDE 17”yi tamamlayan bir başka hüküm getirilmiştir.

SHP, 3670 sayılı “Kadının Statüsü ve Sorunları Genel Müdürlüğünün Kurulması ile 14.1.1970 Tarihli ve 1211 Sayılı ve 4.11.1981 Tarihli ve 2547 Sayılı Kanunlarda Değişiklik Yapılması Hakkında 422 Sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabulüne Dair Kanun”un, 12. ve Geçici 1. maddelerinin iptali için Anayasa Mahkemesine başvurmuştur.

Anayasa Mahkemesi, 12. maddesiyle 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu’na eklenen ve içeriği bakımından dini inanç ve gereklere dayalı bulunmayan, Anayasa Mahkemesi’nin 7.3.1989 günlü, E. 1989/1, K. 1989/12 sayılı kararına aykırı olmayan ve Yükseköğretim Kurumlarında, çağdaş kıyafet ve görünüme ters düşen dinsel nitelikli kılık ve kıyafetin serbest bırakılmasını öngörmeyen, ancak yürürlükteki yasalara aykırı olmamak kaydıyla kılık ve kıyafette serbestlik tanıyan “Ek Madde 17”nin Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE,

Yürürlüğe girmesinden önce yükseköğretim kurumlarında kılık ve kıyafet ile ilgili olarak verilmiş her türlü disiplin cezalarını bütün hüküm ve sonuçlarıyla birlikte ortadan kaldıran, dava konusu Geçici 1. Maddesinin de Anayasa’ya aykırı olmadığına ve iptal isteminin REDDİNE

Karar vermiştir.

Anayasa Mahkemesinin Kararlarının Değerlendirilmesi:

Anayasa Mahkemesinin iptal kararlarına konu gerekçelerini kabul etmek mümkün değildir. Kararlar baştan sona siyasi nitelikte olup, hukuk katledilmiştir;

Tüm hak ve özgürlüklerin de anayasal ayrıcalığa sahip laiklik ilkesi temel alınarak değerlendirilmesi; kılık-kıyafet serbestisini, özgürlüğü yok etme özgürlüğü olarak nitelendirilmesi; başörtüsü ve türbanla boyun ve saçların örtülmesine serbestlik tanınmasının, yönlendirme, bir anlamda zorlama sayılması; kılık-kıyafet serbestisini 671 sayılı Şapka îktisâsı Hakkında Kanun ile 2596 sayılı Bazı Kisvelerin Giyilemeyeceğine Dair Kanun hükümlerine aykırı bulunması asla kabul edilemez.

Özellikle 2547 sayılı YÖK Kanunu’nun ek 17. maddesi ile ilgili ikinci karar evlere şenlik türündendir. Anayasa Mahkemesi ikinci kararında; “her ne kadar üniversitelerde kılık-kıyafet serbest ise de dini inanç gereği türban takmanın serbest olduğu manası çıkarılamaz” demektedir.

AİHM KARARLARI

Avrupa İnsan Hakları Komisyonu Şenay KARADUMAN/Türkiye Kararı (Karar No: 16278/90)

Avrupa İnsan Hakları Komisyonu 1993 yılında Şenay Karaduman’ın “dini özgürlüklerimiz kısıtlanıyor” şeklindeki başvurularını reddetti. Okuldan mezun olan Karaduman, türbanlı fotoğraf vererek diplomalarını talep etti. Üniversite yönetimi, türbanlı fotoğrafları kabul etmedi ve diplomalarını vermedi. Karaduman’ın AİHM’ye yaptığı başvuru da reddedildi.

Avrupa İnsan Hakları Komisyonu Lamia BULUT/Türkiye Kararı (Karar No: 18783/91)

Avrupa İnsan Hakları Komisyonu 1993 yılında Bulut’ın “dini özgürlüklerimiz kısıtlanıyor” şeklindeki başvurularını reddetti. Okuldan mezun olan Bulut, türbanlı fotoğraf vererek diplomalarını talep etti. Üniversite yönetimi, türbanlı fotoğrafları kabul etmedi ve diplomalarını vermedi. Bulut’unn AİHM’ye yaptığı başvuru da reddedildi.

AİHM Leyla ŞAHİN/Türkiye Kararı

1998 yılında Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne (AİHM) başörtüsü yasağı nedeniyle başvuran İstanbul Üniversitesi Çapa Tıp Fakültesi öğrencisi Leyla ŞAHİN’in davası sonuçlandı. Mahkeme, 29 Haziran 2004 günü açıkladığı kararda, Leyla ŞAHİN’in başvurusunu red etti. Mahkeme uzun gerekçesinde başörtüsünün yasaklanmasını , din özgürlüğüne kısıtlamalar getirilmesini, başkalarının hak ve özgürlüklerini, kamu düzeni ve kamu güvenliğini korumak için meşru bir amaca sahip olduğunu ve ‘demokratik toplumda zorunlu’ bir tedbir olduğunu belirtti.

AİHM Kararlarının Değerlendirilmesi:

Türkiye’nin kanayan yarası haline gelen ve binlerce öğrencinin başta inanç özgürlüğü ve eğitim hakkını çiğneyen başörtüsü yasağı uygulamasına karşı, AİHM tarafından başvuruların reddedilmesi bir çok tepkiyi ve tartışmayı da beraberinde getirmiştir.

Kararlarda, ‘laiklik’ ilkesine vurgu yapılarak, toplumun büyük çoğunluğunun belli bir dine mensup olduğu bir ülkede bir dinin uygulamasının diğerleri üzerinde baskı oluşturabileceğini, daha önce kıyafete ilişkin kuralların konduğunu ve bazı makamların bunları uygulamamasının mevzuatı ortadan kaldırmayacağını, türbanını dini simge olarak gören bazı hareketlerin varlığının dikkate alınması gerektiğini, ulusal yetkililerin yerel koşulları daha iyi değerlendirebileceğini ifade edilmiştir. Kararların hüküm kısmı, Türk Anayasa Mahkemesinin gerekçelerine atıf yapılmıştır.

Kararların nirengi noktası, mahkemenin, başörtüsünün dini inanç gereği takıldığını ve okula alınmamanın din ve vicdan hürriyetini ihlal ettiğini kabul etmesi, fakat bu ihlalin demokratik bir toplumda zorunlu / gerekli kabul edilebileceğini belirtmiş olmasıdır.

Kararlarda göze çarpan ilk sorun, kararda esas alınan teorik kriterlerin, somut olayla uyumluluk arzetmemesidir. İleri sürülen red sebeplerinin, gerçekte dava konusu olayda (veya benzer olaylarda) olmadığı açıktır.

BAŞÖRTÜSÜ / TÜRBAN YASAĞININ KALDIRILMA YOLLARI

Cumhuriyet’in kuruluşundan itibaren, Türkiye’de, kadınların kıyafetiyle ilgili hukuki bir düzenleme yoktur, yapılmamıştır. Yürürlükteki mevzuat içinde kılık kıyafet konusunda iki kanun mevcuttur. Bunlardan birincisi 25 Teşrinisani 1341 tarihli ve 671 sayılı Şapka İktisaı Hakkında Kanun'dur. Bu kanun şapka dışındaki başlıkların giyilmesinin adet haline getirilmesini yasaklamaktadır. İkinci kanun ise 3 Kanunuevvel 1934 tarihli ve 2596 sayılı Bazı Kisvelerin Giyilemeyeceğine Dair Kanun'dur. Bu kanun "din adamları"nın "dini tören" kıyafetlerini dini mekanların dışında giyemeyecekleri hükmünü getirmektedir. Bu iki düzenlemenin de tamamen erkekleri ilgilendirdiği kanun metinlerinden ve uygulamadan açık olarak anlaşılmaktadır.

Kılık kıyafetle ilgili başka genel düzenlemeler yönetmelik alanında görülmektedir. Bunlardan ilki 25 Ekim 1982 tarihli Resmi Gazete'de yayımlanan “Kamu Kurum ve Kuruluşlarında Çalışan Personelin Kılık ve Kıyafetine Dair Yönetmelik”tir. Bu yönetmeliğin ikinci maddesi getirilen hükümlerin “memurlar, sözleşmeli ve geçici personel ve kamuda çalışan işçiler” için geçerli olacağını ifade etmektedir.

Bir başka yönetmelik 22 Temmuz 1981 tarihli 8/3349 sayılı Bakanlar Kurulu kararıyla yürürlüğe konulan “Milli Eğitim Bakanlığı ile Diğer Bakanlıklara Bağlı Okullardaki Görevlilerle Öğrencilerin Kılık ve Kıyafetine Dair Yönetmelik”tir. Bu yönetmelik orta öğretim kurumlarında çalışan personelin ve öğrenim gören öğrencilerin kılık kıyafetini düzenlemektedir.

Yükseköğretim kurumlarında ise kılık kıyafetle ilgili birtakım düzenlemeler çeşitli dönemlerde yapılmıştır. Bunlar bugün için “tarihi” bir özellik taşımaktadır. Bu meyanda kısaca, 3511 sayılı Kanunla 2547 Sayılı Yüksek Öğretim Kanunu'na getirilen ek 16. maddeyi zikretmek gerekir. Bu madde Anayasa Mahkemesi'nin 7.3.1989 tarihli ve 1989/12 sayılı kararıyla iptal edilmiştir. Bilahare yine 2547 sayılı Yüksek Öğretim Kanununa Ek 17. maddeyi ilave eden 3670 sayılı kanun kabul edilmiştir. Bu hükmün iptali için Anayasa Mahkemesi'nde açılan dava 9.4.1991 tarihli ve 1991/8 sayılı kararla reddedilmiştir.

Bir ara üniversitelerde kılık ve kıyafetle ilgili düzenlemeler yönetmelik alanında da görülmüştü. Yükseköğretim Kurumları Öğrenci Disiplin Yönetmeliği'nde 8.1.1987 ve 4.12.1988 tarihlerinde yapılan değişikliklerle getirilen kılık ve kıyafetle ilgili hükümler 28.12.1989 tarihinde yürürlüğe giren bir düzenlemeyle ortadan kaldırılmıştır.

Üniversitelerde, Milli Eğitim Bakanlığı ve diğer bakanlıklara bağlı okullarda, kamu kurum ve kuruluşlarında, kamu hizmetine girmede öğrenci ve çalışanların ve kamu hizmetine girmek isteyenlerin başörtüsü takmaları yasaktır.

Üniversitelerde Başörtüsü Yasağı VE ÇÖZÜM YOLLARI

Başörtülülerin öğrenim haklarını kullanmaları her kademede engellenmektedir. Öğrenciler sınavla eğitim görmeye hak kazandıkları okullarına ait kapalı yada açık hiç bir mekana alınmamaktadır. Türkiye’de başı örtülü öğrenim görebilmek için bir alternatif yoktur; özel ya da devlete ait tüm üniversiteler Yükseköğretim Kurumu’na bağlı ve aynı kriterlere tabidir.

Yükseköğretim Kurumu Başkanlığı’nın 15 Eylül 2000 tarih, 3699/20644 sayılı kararı gereği, kişinin evi konumundaki lojmanlarda sürekli kalanların dahi başlarının açık olması gerekmektedir. Aynı kurum, 27 Mart 2001 tarihli bir kararında ise, öğrencilerin peruk takmalarının bile çıkarma cezasını gerektirir bir suç olduğu ifade ederek bu konudaki katı tutumunu ortaya koymuştur.

Anayasanın 42. maddesine göre; “Kimse, eğitim ve öğrenim hakkından yoksun bırakılamaz.”

3511 Sayılı Yasa’nın 2. Maddesiyle 2547 Sayılı Yasa’ya eklenen, ek 16. maddeye göre; “Yükseköğretim kurumlarında, dershane, laboratuar, klinik, poliklinik ve koridorlarında çağdaş kıyafet ve görünümde bulunmak zorunludur. Dini inanç sebebiyle boyun ve saçların örtü veya türbanla kapatılması serbesttir.”

2547 sayılı Kanunun ek 16. maddesinin iptali için dönemin Cumhurbaşkanı Kenan Evren anayasa Mahkemesine iptal davası açtı. Anayasa Mahkemesi 7.3.1989 tarih ve 1989/l E ve 1989/12 sayılı kararıyla; “ek 16. maddenin iptaline” karar verdi.

2547 sayılı Yükseköğretim Kanununa 25.10.1990’da 3670 sayılı Kanunla eklenen Ek 17. madde eklendi. Ek 17. maddeye göre; “Yürürlükteki kanunlara aykırı olmamak kaydı ile; yükseköğretim kurumlarında kılık ve kıyafet serbesttir.” Ek 17. madde halen yürürlükte ise de Anayasa mahkemesinin 9.4.1991 tarih ve 90/36 E, 91/8 K sayılı kararında, “her ne kadar üniversitelerde kılık kıyafet serbest ise de dini inanç gereği türban takmanın serbest olduğu anlamı çıkarılamaz” denildiği için yasak devam etmektedir.

Yüksek Öğrenim Kurumları Öğrenci Disiplin Yönetmeliğinin 7/h maddesi, 10.5.1984 tarih ve 15527 sayılı Yükseköğretim Kurulu (YÖK) kararı ile değiştirildi ve “hanım öğrencilerin başörtüsü takmaları yasaklandı.”

Şu halde yüksek öğretim kurumlarında kılık kıyafetle ilgili tek hukuki düzenleme vardır. O da 2547 sayılı Yükseköğretim Kanunu'nun Ek 17. maddesidir. Bu maddeye göre, üniversitelerde kılık ve kıyafet serbesttir. Kılık kıyafetle ilgili sözünü ettiğimiz diğer genel düzenlemeler belli özelliklere sahip kimseleri kapsamına aldığı için yükseköğretim kurumlarında atfen veya kıyasen uygulanma imkanına sahip değillerdir. Bu husus adı geçen kanun ve yönetmeliklerin “amaç ve kapsam”la ilgili maddelerinde şüphe bırakmayacak şekilde sarahatle ifade edilmektedir.

ÇÖZÜM YOLU: Anayasanın 42. maddesinde yer alan; “Kimse, eğitim ve öğrenim hakkından yoksun bırakılamaz” hükmü yeterli bir güvence oluşturmaktadır. Yeni bir Yüksek Öğrenim Kurumları Öğrenci Disiplin Yönetmeliği çıkarılmalıdır.

Okullarda Başörtüsü Yasağı ve çözüm yolları

Dini eğitim veren İmam Hatip Liseleri de dahil olmak üzere orta öğretim kurumlarında da başı örtülü olarak eğitim görmek mümkün değildir. Öğrencilerden bahçede dahi başlarını açmaları istenmektedir. Bir İmam Hatip Lisesi öğrencisinin başörtüsü, polisler tarafından sokak ortasında zorla açılmıştır.

Uygulama, özel sürücü kurslarında başı açık fotoğraf talep edilmesine kadar ileri boyutlara gelmiştir. Kırklareli İl Milli Eğitim Müdürlüğü, bir kursiyerin başı örtülü fotoğrafını kabul etmemiştir. Bunun üzerine tamamıyla özel bir kurum olmasına ve ücreti ödenmesine ve bu konuda hiçbir hukuki mevzuat bulunmamasına rağmen kursiyerin kaydı silinmiştir.

7.12.1981 tarih ve 17537 sayılı Bakanlar kurulu kararı ile “Milli Eğitim Bakanlığı ile Diğer Bakanlıklara Bağlı Okullardaki Görevliler ile Öğrencilerin Kılık-Kıyafetlerine Dair Yönetmelik” ile öğrenci ve görevlilerin başörtüsü takmaları yasaklanmıştır.

ÇÖZÜM YOLU: Anayasanın 42. maddesinde yer alan; “Kimse, eğitim ve öğrenim hakkından yoksun bırakılamaz” hükmü yeterli bir güvence oluşturmaktadır. Yeni bir Milli Eğitim Bakanlığı ile Diğer Bakanlıklara Bağlı Okullardaki Görevliler ile Öğrencilerin Kılık-Kıyafetlerine Dair Yönetmelik çıkarılmalıdır.

Kamu Kurum ve Kuruluşlarında Çalışan Personelin Başörtüsü Yasağı VE ÇÖZÜM YOLLARI

Üniversitelerdeki uygulamaların benzeri, kamu görevlisi başörtülüler için de gerçekleştirilmiştir. On seneden fazla bir zaman görev yapan ve hiçbir sorunla karşılaşmayan başörtülü kamu görevlileri, “28 Şubat” askeri müdahalesinden sonra takibata uğramış, görev yerlerine uzaklaştırılmış, sonunda meslekten çıkartılmışlardır. Başörtüsü ile ilgili uygulamaların genelleştirilmesi, bütün alanlarda yasağın uygulanması için gayret gösterildiğine dair pek çok örnek mevcuttur.

Başlarını örten kadınların, çalışma imkanları kısıtlanmaktadır. Her Türk vatandaşının Devlet memuru olma hakkı bulunmasına rağmen, başörtülü bayanların memur olmasına izin verilmemektedir. Henüz sınav aşamasında başlarının açık olması istenmektedir. Daha önce memuriyete alınanlar ise 1998 yılından itibaren kademeli olarak Devlet memurluğundan çıkartılmışlardır. Devlet memurluğundan çıkartılan bir memurun, ömür boyu kamu kurumunda çalışmasına imkan bulunmamaktadır. Bu surette daha önceki senelere ait emeklilik haklarından da yoksun kalmaktadır. Başın örtülmesi yasal mevzuat uyarınca sadece uyarma ve kınama disiplin cezası gerektirir bir suç olduğundan, başörtülü memurlar, ideolojik veya siyasi amaçlarla kurumun huzur, sükun ve çalışma düzenini bozmakla suçlanmışlardır. Fakat gerçekte somut olarak düzenin bozulması aranmamıştır. Aynı kişilerin senelerce disiplin soruşturması geçirmeden ve düzen bozmadan görev yaptığı, fiiliyatta hiçbir zaman huzursuzluk olmadığı, pek çok memurun 25/10/1982 tarihli “Kamu Kurum ve Kuruluşlarında Çalışan Personelin kılık Kıyafetine Dair Yönetmelik” ihlal ettiği ve uyarma disiplin cezasıyla bile karşılaşmadıkları dikkate alınmamıştır.

Hukuki dayanakları yönünden “işe son verme” işleminin niteliğinin ve “Türk Memur Hukuku” içindeki yerinin de saptanması gerekir. Anayasa`nın 128 inci maddesine göre memurların ve diğer kamu görevlilerinin nitelikleri, atanmaları, görev ve yetkileri, hakları ve yükümlülükleri, aylık ve ödenekleri ve diğer özlük işleri kanunla düzenlenir. Devlet memurları için bu düzenleme 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu`nda yapılmış devlet memuru olmayan diğer kamu görevlilerinin özlük işleri ise adı geçen yasadaki ilkeler esas alınarak düzenlenmiştir. Bu ilkelere göre kamu görevinin sona ermesi halleri nitelik kaybı, çekilme, çekilmiş sayılma, emeklilik, ölüm gibi genellikle nesnel nedenlere bağlanmıştır. Başörtülü olduğu için, bir kamu görevlisinin disiplin soruşturmasına maruz kalması dahi hukuka aykırıdır.

13.12.1966 tarihinde 811 sayılı Yasa ile onayladığımız İş ve Meslek Bakımından Ayırım Hakkında 111 sayılı Sözleşme`nin 1. maddesinin 1. fıkrasının ( a ) bendi "ırk, renk, cinsiyet, din, siyasal inanç, ulusal veya sosyal menşe bakımından yapılan ve iş veya meslek edinmede veya edinilen iş veya meslekte tabi olunacak muamelede eşitliği yok edici veya bozucu etkisi olan her türlü ayrılık gözetme, ayrı tutma veya üstün tutmayı, "ayırım" olarak nitelendirmiştir.

Anayasanın 49. maddesine göre;Çalışma, herkesin hakkı ve ödevidir.”

Yine Anayasanın 70. maddesine göre; “Her Türk, kamu hizmetlerine girme hakkına sahiptir.

Hizmete alınmada, görevin gerektirdiği niteliklerden başka hiçbir ayırım gözetilemez.”

“Devlet veya diğer amme hükmî şahısları tarafından veya bunların gözetimi ve denetimi altında umumî ve kollektif ihtiyaçları karşılamak ve tatmin etmek, kamu yararını sağlamak için icra edilen ve umuma arz edilmiş bulunan devamlı ve muntazam faaliyetlere amme hizmeti denilmektedir.” 49. Madde kamu hizmetine girme hakkı yönünden vatandaşlar arasında herhangi bir ayırım yapmamış, görevin gerektirdiği niteliklere sahip olmayı bu haktan yararlanabilmek için yeterli saymak suretiyle “Kanun önünde eşitlik” ilkesini açıklayan 10. maddeye uygun bir düzenleme getirmiştir. Bilindiği gibi Anayasa`nın 10. maddesi herkesin, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşit olduğunu; devlet organları ile idare makamlarının bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorunda olduklarını kabul eder.

657 sayılı Devlet Memurları Kanununa 12.5.1982 tarih ve 2670 sayılı Kanunla eklenen 19. maddeye göre; “Devlet Memurları yasa, tüzük ve yönetmeliklerin öngördüğü şekilde giyinirler.”

21.1.1982 tarih ve 8/4219 sayılı Bakanlar Kurulu kararı ile “Kamu Kurum ve Kuruluşlarında Çalışan Personelin Kılık-Kıyafetlerine Dair Yönetmelik” yürürlüğe girmiş olup, “kadın personelin başörtüsü takması yasaklanmıştır.”

Türkiye Barolar Birliği Meslek Kurallarının 20. maddesi ile Türkiye Barolar Birliği’nin 16.8.1993 tarih ve 963/40 sayılı Genelgesi uyarınca; bayan avukatların başörtülü olarak duruşmalara girmesi yasaklanmıştır.

ÇÖZÜM YOLLARI: 657 sayılı Devlet Memurları Kanununun 19. maddesi uyarınca Kamu Kurum ve Kuruluşlarında Çalışan Personelin Kılık-Kıyafetlerine Dair Yönetmelik’te değişiklik yapılmalıdır. Buna göre; “kadın personelin başının açık olması” ibaresi metinden çıkarılmalıdır.

AK PARTİ VE MHP’NİN BAŞÖRTÜSÜ / TÜRBAN YASAĞINI KALDIRMA GİRİŞİMLERİ: BAŞÖRTÜSÜ / TÜRBAN ÇIKMAZI

AK Partili ve MHP'li yöneticiler başörtüsü konusunda mutabakata vardılar. Anayasa'nın 10 ve 42. maddeleri ile YÖK Kanunun 17. maddesi değiştirilecek:

10. madde:

Mevcut 4. fıkra: Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadırlar.

Ortak teklif: Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde ve her türlü kamu hizmetlerinden yararlanılmasında kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadır.

42. madde:

Mevcut 1. fıkra: Kimse, eğitim ve öğrenim hakkından yoksun bırakılamaz.

Uzlaşılan metin: Kimse, kanunda açıkça yazılı olmayan hiçbir sebeple eğitim ve öğrenim hakkından yoksun bırakılamaz. Öğrenim hakkının kapsamı ve kullanılmasının sınırları kanunla tespit edilir ve düzenlenir.

Ek madde 17:

Mevcut hali: Yürürlükteki kanunlara aykırı olmamak kaydı ile; yükseköğretim kurumlarında kılık ve kıyafet serbesttir.

Ortak metin: Yürürlükteki kanunlara aykırı olmamak kaydı ile yükseköğretim kurumlarında kılık ve kıyafet serbesttir. Hiç kimse başının örtülü olması sebebiyle yükseköğrenim hakkından yoksun bırakılamaz ve bu yönde uygulama ve düzenleme yapılamaz. Ancak başın örtülmesi, kişinin yüzü açık ve kimliğinin tanınmasına imkan verecek ve çene altından bağlanacak şekilde olması gerekir.

AK Parti ve MHP Kanun Teklifinin Değerlendirilmesi:

Düne kadar Başbakan’ı başörtüsü sorununu çözmek için adım atmamakla suçluyorduk. Şimdi sorunun çözümü için attığı adımın daha büyük sorunları da beraber getireceğinden endişe ediyoruz.

Peki bu daha önce neden hiç birimizin aklına gelmedi?

Üniversitelerde başörtüsünün serbest bırakıldığı günün sabahı, kamu kurum ve kuruluşlarında başörtüsü resmen yasak olacak.

Hem de bu yasak üniversitelerde başörtüsünü serbest bırakan kanun eliyle yürürlüğe girecek.

Korkarım, çözüm adına çıkarılacak bu kanunla ortaya çıkacak sorunun vahameti önceki yasağı gölgede bırakacaktır.

Bu defa daha uzun yıllar kamuda çalışan memurların mağduriyetini gidermek için çaba harcayacağız.

Zor olacak.

Daha da acıtacak bu yeni süreç..

Peki aslında böyle mi olmalıydı?

Başörtüsünün serbest olmasını isteyenler bunu ne adına talep ediyorlar?

İnanç özgürlüğü adına.

Kadınlarımız neden başlarını örtüyorlar?

İnançları emrettiği için..

Peki başörtüsü sadece öğrencilere mi farz?

Elbette değil..

Başörtüsü sorumluluğu okulu bitiren öğrencilerin üzerinden düşüyor mu? Yani okurken farz olan başörtüsü okul bittikten sonra artık farz olmayacak mı?

Başörtüsüyle okumasına müsaade ettiğimiz bir müslüman kadına işe giderken nasıl başını aç diyeceğiz?

Akıl alır gibi değil.

Başörtüsü sorununun çözümü için kurulan komisyonda çalışanlar bütün bunları neden düşünmediler çok merak ediyorum.

Yoksa aslında sorduğumuz bütün bu soruları onlar da sordu mu?

Onlar da aslında bu Anayasa ve kanun değişiklikleriyle sorunun daha da büyüyeceğini, daha da içinden çıkılmaz bir hâl alacağını biliyorlar mı?

Bile bile lades mi diyorlar?

Biz sorunun çözümü için adım atıldığını düşünürken ve sorun daha da büyürken onlar ortaya çıkacak yeni sorundan nemalanmaya devam mı edecekler?

Başörtüsü daha uzun yıllar siyasete malzeme mi edilecek? İki taraf da başörtüsünü kullanarak oy mu toplayacak?

Böyle değilse yanıltsınlar bizi…

Başörtüsü sorununu tamamen gündemden düşürecek, toplumun her alanındaki mağduriyeti giderecek düzenlemeler yapsınlar.

Sonra bu satırların yazarı dahil sorunun çözümünü talep eden herkes özür dilesinler.

Verdiğimiz oylar da analarının ak sütü gibi helâl olsun.

Bekleyip göreceğiz…

Muhtemelen seçimlere de damgasını vuracak başörtüsü sorununu daha çok konuşacağız.

Evet, başörtüsü çıkmazı...

Aslında başörtüsü yasağı anayasa ya da kanunlardan değil “yönetmeliklerden” kaynaklanıyor. Yani yasağa son vermek için yönetmelikleri değiştirmek yeterli...

Hani diyelim ki, “yönetmelik idari tasarruftur. Bu idarenin keyfine bırakılmasın anayasal ve yasal güvence daha iyi olur” diyelim...

O zaman da sormak gerekiyor; Hani başörtüsü sorunu (ve diğer pek çok anti-demokratik hüküm) “sivil anayasa” ile çözümlenecekti. Ne oldu?... Yeni sivil anayasadan vaz mı geçildi?... 12 Eylül artığı 1982 Anayasası değişmeyecek mi?...

2009 mahalli idareler seçimlerine yönelik oportünistçe bir girişimle mi karşı karşıyayız?...

Üniversitelerde başörtüsünün serbest bırakıldığı günün sabahı, kamu kurum ve kuruluşlarında başörtüsü resmen yasak olacak. Bu kabul edilebilir mi?...

“Hizmet alan”, “hizmet veren” ayrımı ne kadar tutarlı, ne kadar mantıklı?...

Eğitim Fakültesi 4. sınıftaki stajyer öğretmenler,

Hemşirelik Yüksekokulu 4. sınıftaki stajyer hemşireler,

Tıp Fakültesi 6. sınıftaki intörn doktorlar,

TUS'u kazanmış ihtisas yapan doktorlar,

hizmet alan mı, hizmet veren mi sayılacak?...

Bir an için üniversitelerde başörtüsü yasağının sona erdiğini varsayarsak dahi sorun çözümlenmiş olmuyor....

YÖK Kanununda öngörülen düzenlemeye göre “başörtüsünün çene altından bağlanması” şart-mış... GATA fiyonku dedikleri şey bu olsa gerek...

Sormak istiyorum: “çene altı” şartı saçmalık değil de nedir?...

Ne yani, okullarda “çene altı” kontrolü mü yapılacak?...

Başörtüsünü çene altından bağlamayanlar okullara alınmayacak mı?...

Başörtüsünü çene altından bağlamayanlar için ikna odaları mı kurulacak?...

Birilerinin çıkıp bu sorulara cevap vermesi gerekiyor.

SONUÇ

Öncelikle kimin nasıl giyineceği / giyinmesi gerektiğine karar verecek olan bireyin kendisi olması gerekir. Zira bu bireyin kendi inhisarında olan, hak ve özgürlük alanıdır. Buna rağmen bir takım kişi ve makamlar kimin, nasıl giyinmesi gerektiğine karar verme cüretinde bulun(a)bilmektedir. Bu her şeyden önce insana / insanlığa saygısızlıktır, hakarettir. Bir toplum, yukarıdan cebri yöntemlerle şekillendirilemez. Toplumu yukarıdan 'cebren ve kanunen' mantığıyla şekillendirmeye çalışan tüm toplumsal mühendislik girişimleri başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Aksini iddia edenler, III. Selim'den bu yana toplumu yukarıdan zorla yapılandırma çalışmalarının sonuçlarını incelesinler. Her işi 'cebren ve kanunen' halka rağmen yapacağını sananların tümü toprak olmuş; ama din ve örtü varlığını her geçen gün güçlendirerek devam ettirmiştir.

Konu başörtüsü / türban olunca bunun önemi daha da artmaktadır. Zira başörtülü / türbanlı İslam dininin kadınlara emrettiği dini bir vecibedir. Kadınlar hangi niyet veya saikle kullanıyor olurlarsa olsunlar, başörtüsünün İslam dininin bir emri olduğu gerçeği bertaraf edilemez.

AK Partililere ve MHP’lilere Sesleniyorum!...

Allah (cc)’ın emri olan başörtüsü / türbanın her yerde “kayıtsız şartsız” tamamen serbest bırakması gerekir. “Hizmet alan - hizmet veren”, “kamusal alan – sivil alan” vb ayrımlarla başörtüsü / türban takmayı sınırlamaya tabi tutmak Allah (cc)’ın emrine karşı gelmektir….

“Zulme rıza göstermek, zulme ortak olmaktır.” Zulme ortak olmayınız…

“Ölüyü sahibine taşıtırlar”-mış. Sizler, o duruma (tuzağa) düşmeyiniz. Allah (cc)’tan korkunuz, kullarından utanınız…

Ey iman edenler! Allah'tan korkun ve doğru söz söyleyin” (Ahzab suresi 70. ayet).

Dininizi bir oyuncak ve eğlence haline getirmeyiniz…

“Dinlerini bir oyuncak ve bir eğlence edinen ve dünya hayatının aldattığı kimseleri (bir tarafa) bırak! Kazandıkları sebebiyle hiçbir nefsin felakete duçar olmaması için Kur'an ile nasihat et. O nefis için Allah'tan başka ne dost vardır, ne de şefaatçı. O, bütün varını fidye olarak verse, yine de ondan kabul edilmez. Onlar kazandıkları (günahlar) yüzünden helake sürüklenmiş kimselerdir. İnkar ettiklerinden dolayı onlar için kaynar sudan ibaret bir içecek ve elem verici bir azap vardır.” (En’am suresi 70. ayet)

Yasakçılara da Sesleniyorum!...

Gerçekleri inkar etmeyiniz…

“… Gerçekleri inkar edenler elbette zalimlerdir” (Bakara suresi 254. ayet).

“Eğer kulumuza indirdiklerimizden herhangi bir şüpheye düşüyorsanız, haydi onun benzeri bir sure getirin, eğer iddianızda doğru iseniz Allah'tan gayri şahitlerinizi (yardımcılarınızı) da çağırın” (Bakara suresi 23. ayet).

Allah (cc) Sizi ıslah eylesin, ıslahınız mümkün değilse kahhar ismi şerifiyle kahreylesin…

Şahid ol Yarabbi!.. Razı ol Yarabbi!... Bir Müslüman olarak uyarı görevimizi yaptık…

Hiç yorum yok: